Connect with us

Genel

CHE GUEVARA VE SON FOTOĞRAFI: KATLANILAN ACILAR, ÖZVERİ VE O ÇABA UNUTULMAMALI – JOHN BERGER

Published

on

edebiyat

Guevara’nın önceki Pazar Bolivya ordusunun iki bölüğüyle gerilla kuvvetleri arasında, Rio Grande ırmağının kuzeyinde Higueras adlı bir cangıl köyü yakınlarında yer alan çatışmada öldürüldüğünü kanıtlamak üzere 10 Ekim 1967 Salı günü dünyaya bir fotoğraf iletildi. (Daha sonra bu köy Guevara’nın ele geçirilmesi için verilen ödülü aldı.) Cesedin fotoğrafı, Vallegrande kasabasında bir ahırda çekilmişti. Ölü, bir sedyeye, sedye de beton bir çeşme yalağının üstüne yerleştirilmişti.

Önceki iki yıl içinde “Che” Guevara efsaneleşmişti. Nerede olduğunu kesin olarak kimse bilmiyordu. Kimsenin onu gördüğüne değgin tartışma götürmez bir kanıt da yoktu. Ama varlığı sürekli kabul ediliyor ve anımsatılıyordu. Guevara —”dünyada bir yerde”ki gerilla üssünden Havana’daki Üç kıta Dayanışma Örgütü ne gönderdiği— son bildirisinin başında on dokuzuncu yüzyıl devrimci şairi Jose Martı’den bir dize alıntılıyordu: “Acıların vaktidir şimdi ve yalnızca ışığı görmek gerekir.” Sanki kendi ağzıyla açıkladığı ışığın içinde Guevara görünmez, her yerde hazır ve nazır bir duruma gelmişti.

Artık öldü. Sağ kalma olasılığı, efsanenin gücüyle ters orantılıydı. Efsanenin durdurulması gerekiyordu. New York Times, “Emesto Che Guevara, şimdi artık muhtemel göründüğü gibi, Bolivya’da gerçekten öldürüldüyse, bir insanla birlikte bir mit de huzura kavuştu,” diye yazıyordu.

Guevara’nın hangi koşullarda öldüğünü bilmiyoruz. Ama ölümünden sonra cesedine yaptıklarına bakarak, eline düştüğü insanların kafa yapısı hakkında bir fikir edinebiliriz. Önce sakladılar cesedi. Sonra sergilediler. Sonra, bilinmeyen bir yerde adsız bir mezara gömdüler. Sonra kazıp yeniden çıkardılar. Sonra yaktılar. Ama yakmadan önce, daha sonra teşhis edilebilsin diye, parmaklarını kestiler. Bu bize onların, öldürdükleri kişinin gerçekten Guevara olduğundan kuşkulandıklarını düşündürebilir. Aynı biçimde bundan hiç kuşku duymadıklarını ama cesetten korktuklarını da düşündürebilir. Ben ikincisine inanmaya yatkınım.

Ernesto “Che” Guevara’nın ölüm anını anlatan bu ödüllü fotoğraf, Freddy Alborta tarafından 1967 yılında çekildi. Bolivya dağlarında CIA tarafından eğitilen ve yönetilen Bolivya ordusunca yakalanan Ernesto “Che” Guevara’nın cesedi bilinmeyen bir yere gömülmeden önce onunla poz veren resmi görevliler…

10 Ekim’de yayımlanan fotoğraftan amaç, bir efsaneye son vermekti. Bununla birlikte, gören pek çok kişi üzerinde fotoğrafın etkisi çok değişik olabilir. Anlamı nedir bu fotoğrafın? Bu fotoğraf tamı tamına ve gizemsiz bir biçimde şimdi ne anlama geliyor? Kendi açımdan ben, bunu ancak temkinli bir biçimde çözümlemeye girişebilirim.

Bu fotoğrafla Rembrandt’ın Profesör Tulp’un Anatomi Dersi adlı tablosu arasında bir benzerlik var. Profesörün yerini kalıp gibi giyinmiş, burnunu mendiliyle örten albay almış. Onun solundaki iki kişi kadavrayı profesörün solunda, en yakınında duran iki doktor gibi, aynı yoğun ama duygusuz ilgiyle seyrediyorlar. Rembrandt’ın tablosunda daha çok sayıda figür olduğu doğru — tıpkı Vallegrande’deki ahırda da fotoğrafa girmeyen daha birçok kişinin bulunması gibi. Ama cesedin yukarıdan kendisine bakan kişilerle ilişkisi açısından yerleştirilişi, cesetteki evrensel dinginlik havası — bunlar birbirlerine çok benziyor.

Nicolaes Tulp, 1593’te dünyaya gelip 80 yıl yaşayan ve bu süre içerisinde memleketi Hollanda’nın en iyi doktorlarından biri olan önemli bir bilim adamıdır. Amsterdam Hekimleri Loncası‘nın onur üyelerinden olan Tulp, yılda bir kez halka açık anatomi dersi verirdi. Resimde, Doktor Tulp‘u, silahlı soygun suçundan asılarak idam edilen Aris Kindt‘in kadavrası üzerinde çalışırken görüyoruz. 1632 yılının 16 Ocak akşamı gerçekleşen bu ürkütücü etkinlik, Rembrandt‘ın tablosunda büyüleyici bir gerçeklikte resmedilmiş.

Bu da şaşırtıcı olmamalı, çünkü iki resmin işlevleri benzerdir: Her ikisi de resmî ve nesnel olarak incelenmekte olan bir cesedi sergilemeyi amaçlamıştır. Bundan öte, her iki resim de ölüyle ders verme’yi amaçlar: biri tıbbın ilerlemesi için, öteki de siyasal bir uyarı olarak. Ölülerin, kıyımdan geçirilenlerin, binlerce fotoğrafı çekilmiştir. Ama, bu durumların resmî gösteriye dönüştüğü pek olmaz. Doktor Tulp, koldaki lifleri göstermektedir; söyledikleri her insanın normal kolu için geçerlidir. Elinde mendil tutan albay, kötü şöhretli bir gerilla liderinin —”ulu Tanrı” tarafından yazılmış— son yazgısını sergilemektedir ve söyledikleri, o kıtada bulunan tüm guerrillero’yu kastederek söylenmiştir.

İtalyan gravürcü ve Rönesans ressamı Andrea Mantegna Dünyanın her yerinde rakursiye* en güzel örnek gösterilen tablosu Ölü İsa. *Nesnelere üstten yandan veya alttan bakış açısına göre oluşan ve nesneyi kısa veya daha uzun, büyük gösteren görünüş.

Fotoğraf, başka bir imgeyi de düşündürdü bana: Mantegna’nın şimdi Milano’da Brera’da bulunan Ölü Isa tablosu. Beden, gene aynı yükseklikten, ama bu kez yandan değil de ayaklardan görülmektedir.

Eller aynı yere yerleştirilmiş, parmaklar aynı hareketle bükülmüştür.

Che Guevara’nın intikamını alan kadın kameraman, yapımcı ve yönetmen: Monika Ertl – Nina Ramon

Bedenin alt kısmındaki örtü kırışmış, tıpkı Guevara’nın kanla ıslanmış, düğmeleri açık, haki pantolonu gibi duruyor. Baş, aynı açıyla yukarıya doğru kaldırılmış, Ağız, gene aynı ifadesizlikle kaymış. İsa’nın gözleri kapanmış, çünkü yanında yas tutan iki kişi var. Guevara’nın gözleri açık, çünkü yasını tutan yok: yalnızca elinde mendil tutan albay, bir A.B.D. istihbarat ajanı, birkaç Bolivyalı asker ve gazeteciler. Gene, bu benzerlik bizi şaşırtmamalı. Suçlu ölüleri uzatıp sergilemenin pek de fazla yolu yok.

Ancak bu kez benzerlik, hareketlerdeki ya da işlevdeki benzerliğin de ötesine geçiyor. Akşam gazetesinin ilk sayfasında rastlantıyla bu fotoğrafı gördüğüm zaman duyduklarım, tarihsel imgelem gücümün yardımıyla, çağdaş bir Hıristiyan’ın Mantegna’nın resmine göstereceğini varsaydığım tepkiye çok yakındı. Bir fotoğrafın etkileme gücü görece kısa ömürlüdür. Şimdi fotoğrafa bakarken, ilk baktığım zamanki dağınık duygularımı yeniden toparlayabiliyorum ancak. Guevara İsa değildi. Milano’daki Mantegna resmine bir daha bakarsam, Guevara’nın cesedini göreceğim o tabloda. Ama bunun tek nedeni, çok az rastlanan bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedinin, onun tüm yaşamının anlamını tamamlaması ve örneklemesidir. Guevara konusunda ben bunun böyle olduğunun çok farkındayım; belli bazı ressamlar da İsa konusunda aynı şeyin farkındaydılar. Duygusal çakışmanın derecesi bu kadar.

Guevara’nın ölümü üzerine yorum yapanlardan çoğunun yanılgısı, onun yalnızca askerlik becerisi ya da belli bir devrimci stratejiyi temsil ettiğini sanmak oldu. Bu nedenle onlar bir terslikten ya da yenilgiden söz ettiler. Ben Guevara’nın ölümünden doğan kaybın, Güney Amerika’daki devrimci hareket açısından ne anlam taşıdığını değerlendirecek durumda değilim. Ama Guevara’nın, yaptığı planların ayrıntılarından çok öte bir şeyi temsil ettiği ve etmeye devam edeceği kesin. O, bir kararı, bir sonucu temsil ediyordu.

Guevara’ya dünyanın içinde bulunduğu durum katlanılmaz geliyordu. Yenilerde böyle olmuştu bu. Önceleri de dünyanın üçte ikisinin içinde yaşadığı koşullar aşağı yukarı şimdikinin aynıydı. Sömürünün ve tutsaklığın derecesi aynı ölçüde büyüktü. Çekilen acılar da bu kadar yoğun ve yaygındı. Yıkım da aynı boyutlardaydı. Ama durum katlanılmaz değildi, çünkü bu koşullarla ilgili gerçek —bu koşullarda acı çeken insanlarca bile— tüm boyutlarıyla bilinmiyordu. Gerçekler, ilişkin oldukları koşullarda her zaman açık seçik görülmezler. Açığa çıkarlar — bazen de gecikerek. Bu gerçek de ulusal kurtuluş mücadeleleri ve savaşlarıyla açığa çıktı. Yeni açığa çıkan gerçeğin ışığında emperyalizmin anlamı değişti. Taleplerinin farklı olduğu görüldü. Önceleri emperyalizm ucuz hammadde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiç bir değeri olmayan bir insanlık istiyor.

Guevara kendi ölümünü, bu emperyalizme karşı verilen devrimci savaşın içinde önceden gördü.

“Ölüm karşımıza nerede çıkarsa çıksın, hoş geldi; yeter ki bu, bizim savaş çağrımız, onu duyacak kulaklara ulaşsın, başka bir el uzanıp silahlarımızı kullansın, başka insanlar, cenaze şarkımıza, makineli tüfeklerin kesik ritmiyle, yeni savaş ve zafer bağırışlarıyla katılmaya hazır olsun.“

Guevara’nın önceden gördüğü ölümü, dünyanın bu katlanılmaz koşullarını kabul ederse, kendi yaşamının ne kadar katlanılmaz olacağının ölçüsünü sunuyordu. Önceden gördüğü ölümü, dünyayı değiştirme zorunluluğunun da ölçüsünü sunuyordu ona. Önceden gördüğü bu ölümün ona sağladığı yetkiyledir ki Guevara bir insana yaraşan onurla yaşayabildi.

Guevara’nın ölüm haberi üzerine birinin şunları söylediğini duydum: “O, bir tek insanın taşıdığı olanakların dünyadaki simgesiydi.” Bu söz, neden doğrudur? Çünkü Guevara insan için katlanılmaz olanı anladı ve buna göre davrandı.

Guevara’nın kendi yaşamı için benimsediği ölçü, birdenbire dünyayı kaplayan ve onun yaşamını gözlerden silen bir ölçüt oldu. Onun önceden gördüğü ölümü gerçek oldu. İşte fotoğraf bu gerçeklikle ilgilidir. Olanaklar yok olup gitmiştir. Onun yerine kan, formol kokusu, yıkanmamış ölünün üzerinde duran temizlenmemiş yaralar, sinekler, yırtık pırtık bir pantalon vardır: Ölümün, yerle yeksan edilmiş bir şehir gibi genel, kişiliksiz ve bozulmuş kıldığı bir bedenin küçük, özel ayrıntıları.

Guevara, düşmanlarıyla çevrilmiş olarak öldü. Sağken ona yapılanlar, belki de öldükten sonra yapılanlarla tutarlıydı. Son anlarında, önceki kararlarından başka bir şey yoktu kendisine destek olacak. Böylece çevrim tamamlandı. O anda ya da o sonsuzlukta neler yaşadığını bildiğimizi iddia etmek küstahlığın en bağışlanmazı olur. Cansız bedeni, fotoğrafta gördüğümüz şekliyle, elimizdeki tek bilgi. Ama, çevrim tamamlandığında olup bitenlerin mantığını çıkarımlama hakkımız doğar. Gerçek artık ters yönde akmaya başlar. Onun önceden gördüğü ölümü, dünyanın katlanılmaz koşullarını değiştirme zorunluluğunun ölçüsü değil artık. Şimdi Guevara gerçekten öldüğünün farkında olduğundan, yaşamında haklılığının ölçüsünü buluyor ve onun-deneyimi-olarak-dünya kendisine artık katlanılır geliyor.

Bu en son mantığı görebilmek, bir insanın ya da bir halkın ezici haksızlıklara karşı savaşabilmesini sağlayan şeyin bir parçası. Silahın gücüne vurulduğunda ahlak etkeninin, bire üç ağırlık taşımasında yatan sırın da bir parçası.

Fotoğraf bir an’ı gösteriyor: Guevara’nın yapay olarak korunan cesedinin, salt bir gösteri nesnesine dönüştüğü an’ı. Başlangıçta yarattığı dehşet buradan kaynaklanıyor. Ama neyi göstermesi amaçlanıyor bu fotoğrafın? Böylesi bir dehşeti mi? Hayır. Amaçlanan, dehşet anında Guevara’nın kimliğini ve devrimin sözde saçmalığını sergilemek. Ama işte bu amaç gereği, o an aşılıyor. Guevara’nın hayatı ve devrim fikri ya da gerçeği, o an’dan önce gelen ve şu anda devam eden süreçleri akla getiriyor hemen. Varsayımsal açıdan, bu fotoğrafın çekilmesini düzenleyen ve onaylayanların amaçlarının gerçekleşebilmesinin tek yolu tüm dünyayı, o andaki durumuyla yapay olarak korumak olabilirdi: yani yaşamı durdurmak. Guevara’nın oluşturduğu canlı örneğin içeriği ancak böylelikle inkâr edilebilirdi. Bu durumdaysa fotoğraf ya onu seyredenlerin olup bitenlerle en ufak bir ilişkisi olmadığı için hiçbir anlam taşımıyor ya da taşıdığı anlam, gösterilişini inkâr ediyor veya nitelendiriyor.

Ben bu fotoğrafı iki tabloyla karşılaştırdım, çünkü fotoğrafın icadından önce insanların gördükleri şeyleri nasıl gördükleriyle ilgili olarak elimizde bulunan tek görsel kanıt tablolardır. Ama etkisi açısından fotoğraf bir tablodan çok farklıdır. Bir tablo, ya da en azından başarılı bir tablo, konusunun çağrıştırdığı süreçlerle bağdaşmak zorundadır. Hatta bu süreçlere karşı alınan bir tavrı bile düşündürebilir. Bir tabloyu kendi içinde neredeyse tamamlanmış bir bütün sayabiliriz.

Bu fotoğrafla yüzyüze geldiğimizdeyse ya onu bütünüyle bir yana atmak ya da anlamını kendimiz tamamlamak durumunda kalırız. Bizi, sessiz bir imgenin başarabileceği ölçüde karar vermeye çağıran bir imgedir bu.

***

Geçenlerde gazetelerde çıkan başka bir fotoğraf nedeniyle 1961      “Che” Gucvara’nın ölümü üstünde düşünmeye devam ediyorum.

On sekizinci yüzyılın sonuna kadar, bir insanın ölümünü, seçtiği belli bir eylem biçiminin olası sonucu olarak önceden görmesi, bir hizmetkar olarak sadakati’nin ölçüsüydü. O insanın toplumsal konumu ya da ayrıcalığı ne olursa olsun böyleydi bu. Kendisiyle taşıdığı anlam arasına her zaman, ancak hizmet ya da hizmetçilik ilişkisi kurabileceği bir güç giriyordu. Bu güce soyut olarak Yazgı gözüyle bakılabilir. Çoğu zaman da Tanrı, Kral ya da Efendi biçiminde kişileştirilmiş oluyordu bu güç.

Böylece insanın yaptığı seçim (öngörülen sonucu, kendi ölümü olabilecek seçim) garip bir biçimde eksik kalır. Bu, onaylanmak üzere üstün bir güce sunulan bir seçmedir. O insanın kendisi, ancak subjudice yargıda bulunabilir: En sonunda yargılanacak olan kendisidir. Bu sınırlı sorumluluğuna karşılık, o insan bir takım yararlar sağlar. Bu yararlar, efendisinin onun yürekliliğini görüp onaylamasından, cennette sonsuz mutluluğa ermeye dek değişebilir. Ama ne olursa olsun, en son karar ve en son yarar kendisinin ve yaşamın dışında oluşur. Bunun sonucunda, öylesine kesin bir son gibi görünen ölüm, onun gözünde bir araç, ileride elde edilecek bir şey için boyun eğilen bir muamele olur. Ölüm, ipliğin içinden geçirildiği iğne deliği gibi bir şeydir onun için. İşte onun kahramanlığı böyle bir kahramanlıktır.

Fransız Devrimi, kahramanlığın niteliğini değiştirdi. (Burada benim, özel cesaret türlerinden söz etmediğimi açıkça belirtmem gerekir: acıya ya da işkenceye dayanma gücü, ateş altında saldırıya geçebilme iradesi, çarpışmada harekete geçme ve karar verme hızı ve çevikliği, tehlike altında kendiliğinden doğan karşılıklı yardımlaşma — bu tür cesaretler büyük olasılıkla, bedensel deneyimle belirlenmiştir ve belki çok az değişikliğe uğramıştır.) Fransız Devrimi Kral’ı yargı önüne çıkarmış ve mahkûm etmiştir.

Yirmi beş yaşındaki Saint-Just, Konvansiyon’da yaptığı ilk konuşmada monarşinin suç olduğunu, çünkü kralın halka ait olan egemenliği zorla ele geçirdiğini savunur.

Suç işlemeden krallık yapmak olanaksızdır: bu işin çılgınlığı açıkça ortadadır. Her kral, bir asi ve bir zorbadır.

Saint-Just’ün —kendine göre— halkın Genel Iradesi’ne hizmet ettiği doğrudur, ama o böyle davranmayı özgürce seçmiştir çünkü kendi özüne sadık kalmasına izin verildiğinde Halk’ın, Akıl’ı benimseyeceğine, halkın Cumhuriyeti’nin de Erdem’i temsil ettiğine inanır.

Dünyada,  erdemin hiçbir şekilde uzlaşmaya varamayacağı üç tür alçaklık vardır: bunlardan birincisi, krallardır; ikincisi krallara uşaklık etmektir; üçüncüsü de herhangi bir yerde hâlâ bir efendi ve bir uşak varken, silahları elden bırakmaktır. 

Bugün, bir insanın kendi ölümünü bir hizmetkar olarak efendisine gösterdiği sadakatinin ölçüsü olarak önceden görmesi daha az olası. Onun önceden görülen ölümü, daha büyük bir olasılıkla, Özgürlük sevgisinin ölçüsüdür: benimsediği özgürlük ilkesinin bir kanıtı.

İlk konuşmasından yirmi ay sonra Saint-Just, idamından önceki geceyi masa başında yazı yazarak geçirir. Kendini kurtarmak için hiçbir etkin çabaya girişmez. Şunları yazmıştır bile:

Koşullar, ancak mezara girmemekte direnenler için zordur…. Beni oluşturan toprağın, şu anda size seslenen toprağın, en küçük bir değeri yok gözümde: Bu toprağın yaşamını herkes izleyebilir, herkes son verebilir ona. Ama benim kendime verdiğim şeyi, yüzyılların gökyüzünde bağımsız yaşamayı benden almaya kalkışacak olanın alnını karışlarım.

“Benim kendime verdiğim şey.” En son karar, artık Ben’in içindedir. Ama kategorik olarak ve tümüyle değil; bir ölçüde belirsizlik söz konusudur. Tanrı artık varolmaktan çıkmıştır ama Rousseau’nun Yüce Varlık’ı bir eğretileme yoluyla akılları karıştırmak üzere orada durmaktadır. Bu eğretileme insanı, yaşamıyla ilgili tarihsel yargıya ben’in katılacağına inanmaya götürür. Tarihsel yargının “gökyüzünde bağımsız yaşamak”. Hâlâ bir yerlerde, önceden varolan düzenin hayaleti dolaşmaktadır.

Saint-Just —Robespierre’le kendisi adına giriştiği meydan okuyucu son savunmasında— bunun tersini açıklarken bile aynı belirsizlik sürmektedir:

Boş bir gürültüdür ün. Geçip giden yüzyıllara kulak verelim: hiçbir şey duymayız artık; başka bir zamanda, bizim küllerimiz arasında dolaşacak olanlar da bundan fazla bir şey duymayacaklar. İyilik —pahası ne olursa olsun ölü bir kahraman sanını sağ bir ödlek sanına yeğleyerek peşinde koşmaya çalışmamız gereken şey budur işte.

Ama tiyatronun tersine yaşamda, ölmüş kahraman kendisine bu sanın verildiğini hiçbir zaman duymaz. Bir devrimin siyasal sahnesi, örnek niteliği taşıdığından çoğu zaman teatral bir eğilimdedir. Dünya, öğrenmek amacıyla seyreder olanları.

Dünyanın dört bir yanındaki zorbalar, kendilerinden birini yargıladığımız için seyrettiler bizi; bugün, talihimizin yağver gitmesiyle, dünyanın özgürlüğü üzerinde düşünürken, bu kez yeryüzünün gerçekten büyüklerini oluşturan dünya insanları durup seyredecekler sizi.

Bu doğru olsa da, felsefi açıdan bize Saint-Just’ün kendi seçtiği bu “sahne” rolü içinde tuzağa düşerek muzafferane öldüğünü düşündürecek bir anlam boyutu daha vardır. (Bunu söylemekle onun cesaretini hiçbir şekilde azımsamış olmuyoruz.)

Fransız Devrimi’nden bu yana burjuva çağı var. Kendi ölümlerini (şanslarını değil), aldıkları ilkeli kararların doğrudan bir sonucu olarak gören çok az sayıda kişi arasında böyle bir marjinal belirsizlik gözden kaçıp gider.

Yaşayan insanla, onun gördüğü dünya arasındaki karşılaşma top-yekûn olur. Bunun dışında kalan hiçbir şey yoktur, bir ilke bile. Bir insanın, önceden gördüğü ölümü, karşısına çıkan şeyi kabul etmeyi reddetmesinin ölçüsüdür. Bu reddedişin ötesinde hiçbir şey yoktur.

Amiral Dubassov’a bomba atarken öldürülen Rus anarşisti Voinarovsky şunları yazmıştır:

“Yüzümde bir tek kas bile kıpırdamadan, tek bir söz etmeden çıkacağım darağacına — ve bu kendime yönelttiğim bir şiddet eylemi olmayacak, şimdiye dek yaşayıp geldiğim her şeyin son derece doğal sonucu olacak.”

Voinarovsky, darağacında kendi ölümünü —o sıralarda birçok başka Rus asisi de tam onun anlattığı gibi ölmüştür— yaşlı bir adamın yatağında, huzur içinde ölmesi gibi görüyor. Bunu nasıl yapabiliyor? Ruhbilimsel açıklamalar yetersiz kalır burada. Rusya’daki dünyayı, tüm dünya gibi algılanabilecek ölçüde kapsayıcı olan bu dünyayı katlanılmaz bulduğu için. O, bu dünyayı, intihar eden biri gibi kişisel olarak katlanılmaz bulmaz. Onun önceden gördüğü ölümü, o güne dek yaşadığı her şeyin “son derece doğal bir sonucu” olacaktır, çünkü onun önceden gördüğünün bundan daha az bir şey olması, “katlanılmaz”ı katlanılır bulması anlamına gelecektir.

Pek çok açıdan yüzyılın başında Rus anarşistlerinin (siyasal kuramları değil ama) durumu, şimdi içinde bulunduğumuz durumun bir önörneği gibidir. “Rusya’daki dünyanın”, tüm dünya gibi görünmesi açısından küçük bir fark vardır. O zaman, çok dar anlamda söylersek, Rusya sınırlarının ötesinde bir alternatif vardı. Bu nedenle bu alternatifi ortadan kaldırmak ve Rusya’yı kendi başına bir dünyaya dönüştürmek için anarşistlerin çoğu, bir bakıma mistik bir vatanseverliğe doğru itilmişlerdir. Bugünse hiçbir alternatif yoktur. Dünya tek bir bütündür ve katlanılmaz olmuştur.

Katlanılır olduğu bir zaman var mıydı hiç? diye sorabilirsiniz. Daha az acı çekildiği, daha az adaletsizliğin, daha az sömürünün bulunduğu bir zaman oldu mu hiç? Bu türden bir hesap sorma söz konusu olamaz. Dünyanın katlanılmazlığının bir bakıma tarihsel bir başarı olduğunu anlamak zorunludur. Tanrı varolduğu sürece, önceden varolan bir düzenin hayaleti dolaştığı sürece, dünyanın büyük kesimleri bilinmeden kaldığı sürece, insan ruhsal olanla maddi olan arasındaki aynına inandığı sürece (pek çok insan, dünyayı katlanılır bulmalarını işte bu inançları nedeniyle hâlâ haklı göstermektedir), insanların doğal eşitsizliğine inandığı sürece dünya katlanılmaz değildi.

İkinci gazete fotoğrafı Güney Vietnam’lı bir köylü kadının bir Amerikalı asker tarafından sorguya çekilişini gösteriyor. Kadının şakağına silahın namlusu dayanmış; arkadan bir el saçlarını kavramış, çekiyor. Şakağına dayanmış silah, yüzünün erken yaşlanıp sarkmış derisini buruşturmuş.

Savaşlarda her zaman kıyımlar olmuştur. Tehdit ya da işkence altında sorgulama, yüzyıllardır uygulana gelmiştir. Gene de, bu kadının yaşamında (ve belki de artık gerçekleşmiş olan ölümünde) bulunacak anlam yenidir.

Bu anlam, görülebilecek ya da hayal edilebilecek her türlü kişisel özelliği kapsayacaktır: saçının ayrılışı, morarmış yanağı, birazcık şişmiş alt dudağı, adı ve ona kimin seslendiğine bağlı olarak bu adın kazandığı anlamlar, çocukluğuna ilişkin anıları, kendisini sorgulayana karşı duyduğu nefretin bireysel niteliği, doğumundan beri sahip olduğu yetenekler, o ana dek ölümden kurtulabilmesini sağlayan koşulların her bir ayrıntısı, sevdiği herkesin adını söylerken bunlara kattığı vurgu, sahip olabileceği sağlık sorunlarının teşhisi, bunların toplumsal ve ekonomik nedenleri, şakağına dayanmış silah namlusuna karşı ince düşünceli kafasının derinliklerinden çıkarıp getirdiği karşı koymaların hepsi. Ancak, bu anlam global gerçekleri de kapsayacaktır: hiçbir şiddet, emperyalist ülkelerin dünyanın büyük kesimine uyguladığı ölçüde yoğun, o ölçüde yaygın, o ölçüde uzun süreli olmamıştır: Vietnam savaşı, bu şiddete karşı direnen ve bağımsızlıklarını ilan eden bütünleşmiş bir halk örneğini yok etmek için yürütülmektedir. Vietnamlılar’ın, dünyadaki en büyük emperyalist güç karşısında yenilmez olduklarını göstermeleri otuz iki milyonluk bir ulusun olağanüstü gücünün kanıtıdır; dünyanın başka yerlerindeki iki milyarımızın kaynakları (bu kaynaklar yalnızca malzemeleri ve emeği değil, yaşanan her bir hayatın olanaklarını da içerir) telef ve istismar edilmektedir.

Dünyada sömürünün sona ermesi gerektiği söylenir. Sömürme hakkı savunulurken sömürünün daha da arttığı, yaygınlaştığı, semirdiği ve acımasızlaştığı bilinmektedir.

Açıkça söyleyelim: katlanılmaz olan Vietnam’daki savaş değildir; Vietnam dünyanın bugünkü katlanılmaz durumunu doğrulamaktadır. Durum o boyutlardadır ki Vietnam halkının verdiği örnek bir umut ışığı olmuştur.

Guevara bunu anlamış ve buna göre davranmıştır. Dünya, ancak onu dönüştürme umudu varolduğu ama bu umudu gerçekleştirme olanağı bulunmadığı zaman katlanılmaz bir hale gelir. Bu dönüşümün tarihsel olarak gerçekleştirilmesini sağlayacak toplumsal güçler —hiç değilse genel açıdan— tanımlanmıştır. Guevara, kendisini bu güçlerle özdeşleştirmeyi seçmiştir. Bunu yaparken, tarihin “yasalar”ı denen şeye değil, kendi varoluşunun tarihsel niteliğine tabi olmuştur.

Onun, önceden gördüğü ölümü artık ne bir hizmetkarın sadakatinin ölçüsüdür, ne de bir kahramanlık trajedisinin kaçınılmaz sonucudur. Ölüm iğnesinin deliği kapanmıştır — bu delikten geçirilebilecek hiçbir şey kalmamıştır; gelecek (bilinmeyen) bir tarihsel yargı bile. Aşkıncı bir çağrıda bulunmaması koşuluyla, kendisi için bilinebilir olan şeylerin en yüksek olası bilinciyle davranması koşuluyla, onun önceden gördüğü ölümü, ben ile dünya arasında şimdi artık varolabilecek eşitliğin ölçüsü olmuştur: Onun topyekûn kendini adamışlığının ve topyekûn bağımsızlığının ölçüsüdür bu.

Guevara gibi bir insanın bir kez karar verdikten sonra, önceden yaşadığı her türlü özgürlükten niteliksel olarak farklı bu özgürlüğün bilincine vardığı anlar olduğunu düşünmek akla yatkındır.

Katlanılan acılar, özveri ve o şaşılası çaba kadar bunun da unutulmaması gerekir. Küba’dan ayrıldıktan sonra ana babasına yazdığı bir mektupta Guevara şöyle diyor:

“Şimdi, zayıf güçsüz bacaklarıma ve yorgun ciğerlerime, bir sanatçı titizliğiyle bilediğim iradem destek olacak. Başaracağım.”

John Berger
O Ana Adanmış
Seçilmiş Yazılar

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel

CEMİL MERİÇ: KANIMDA, KAFAMDA VE KALBİMDE SEN VARSIN…

Published

on

By

edebiyat

BİLİYORUM Kİ BENİMSİM!

Ve gece bir denizkızı gibiydi. Şarkılarla başladı yıldız yıldız; köpük, köpük. Kâh bir çöl rüzgârı gibi yakıcı, kâh bir çöl gecesi kadar serin. Hangi beste sözün musikisiyle, sözün füsunuyla boy ölçüşebilir. Kelime kanattır, kelime buse.

Ve gece bir deniz kızı gibi başladı. Harikulade gözleri vardı gecenin.

Ve saçları bir kucak alevdiler ve dudaklarında bütün yaraları kapayan, bütün zilletlerin hatırasını silen bir iksir. Neden Ülis, neden Ülis in dostları denizkızlarına koşmazlar. Hayat da beynimizi kemirir, kalbimizi kemirir. Hem de çirkef bir kocakarı, şiirsiz, şarkısız. Sirenlere koşmamış Ülis, bir alay yavukluya dişi köpek cilveleri yapan Penelop’a koşmuş. Ve gece senin gibi başladı. Avuçların avuçlarımda rüyasını gördüğüm birer altın meyveydi, ölümsüzlük meyvesi. Birer güvercindi avuçların avuçlarımda, hayalimi uzak iklimlere kanatlandıran birer güvercin. O anda ölüm de hayat kadar güzeldi.

Ve gece bir deniz kızı gibi bitti. Birden güneş battı ufkumda. Yıldızlarım camdan birer fener gibi kırıldı. Kaderin sunduğu kadehi hırçın ellerimle kırmamalıydım..

Bu eski bir mektuptan bir parça. Antakya dönüşü yazılmış. Şöyle bitiyor: Şimdi cinnetin eşiğindeyim. Uçurumlardan ıslak bir rüzgâr esiyor…

Sonra dört gün, dört gece süren muhteşem bir rüya ve tekrar yalnızlık. Dün akşam tevekkül kokuyordu sesin, teslimiyet kokuyordu. Kendini alışkanlıkların kuş tüyü yatağına bırakmış gibiydin. Antakya küçük insanlar, küçük iştihalar, küçük günahlar ülkesi. Sen hâlâ o rezil iklimdesin. Uyuşturan, pelteleştiren, sersemleten bir iklim. Bütün levisleriyle Sodom.

Dışarıda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda ve kalbimde sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak istiyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlayamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkân olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki, benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna alevden harflerle damgasını vurmuştur. Bu damgayı ancak ölüm silebilir. Biliyorum ki mustaripsin. Ekim, kasım, aralık, ocak.. O zamana kadar yaşayacak mıyım? Vaham benim. Yine susuzum, eskisinden daha susuzum. Belki uzviyetin isyanı bu, korkunç bir isyan.

Tepeden tırnağa öperek.

Ekim 1966

Cemil Meriç  – Jurnal 2
Lamia Hanım’a mektuplar

Continue Reading

Genel

AZİZ NESİN: GÖÇEBE BİR TOPLUM İYİ DÜŞÜNEMEZ, DÜŞÜNMEK İÇİN DURMAK, YAVAŞLAMAK GEREKİR!

Published

on

By

edebiyat

Göçe göçe batıya gelmişiz. Avrupa’ya pençemizi atıp bir parçasına tutunmuşuz. Bu yüzden işimize gelince Avrupalı, işimize gelince Asyalı oluveriyoruz. Son konağımıza konalı sekiz – dokuz yüzyıl oluyor. Bana kalırsa sekiz -dokuzyüz yıldan beri de göçebelikten kurtulamamışız. Bu yüzden göçebelik içimize işlemiş.

Türk dilinde «fiililer, «isim»lerden daha zengindir. Niçin? Binlerce yıldan beri göçen insanlar hep devini içinde (hareket halinde) olduklarından, zorunlu olarak, deviniyi anlatan «fiiller üretmişlerdir. Türkçe’de «isim»lerin de pek çoğu «fiil» kökünden üretilmiştir .
Düşünmek için durmak, durağan olmak, yavaşlık gerekir. İnsan, koşarken, hız ve hızlı devini içindeyken düşünemez ya da iyi ve yoğun düşünemez.

Yerleşik toplumların dillerinde «isim»ler «fiil»lerden daha zengindir. «Fiil»lerin çoğu da «isim»lerden üretilmiştir.

«Fiil» deviniyle üretilir; bu yüzden «fiil»ler somuttur. «İsim» üretmek soyutlamaktır. Yerleşik toplumların soyutlamak ve soyutlayarak «isim» üretmek için daha çok zamanı olmuştur. Bizse hep devini içinde olduğumuzdan somut dünyada yaşamışız, somutu anlatan «fiililer üretmişiz. Bu yüzden biz Türkler çoğunlukla somutlamaya eğilimliyizdir. Benim kafa yapım da çok soyut ve karmaşık konuları somutlamaya ve yalına indirgemeye yatkındır .

Binlerce yıl anakaralar arasında göçmüşüz: Uzak Asya’dan, Orta Asya’dan, Küçük Asya’dan ta Avrupa’nın göbeğine… Ta Afrika’ya… Sonra geri göçler… Sonra Anadolu ve Rumeli içinde göçler… Sonra işçi göçleri… Sonra Osmanlı artığı olanların dramatik göçleri… Ve sonra kent içinde göçler…

Benim çocukluğum ve gençliğim, İstanbul’un içinde mahalleden mahalleye, semtten semte, sokaktan sokağa göçlerle geçti.

Durmadan göçen Türk insanı, durmaya, yerleşmeye, oturmaya öylesine özlem duyar ki «oturmak» fiiline, başka dillerde olmayan çok zengin değişik anlamlar vermiştir. Örnekler:
«Bu akşam bize gelin de oturalım.»
«Gelemeyiz. Bize de filancalar oturmaya gelecekler.»
«Öyleyse biz de kahveye oturmaya gideriz»
«Dün ne yaptınız?»
«Komşuda oturduk.»
«Biz de pazara filana oturmaya gideceğiz.»
Türk insanı yıllar yılı bir türlü oturamadı. «Oturmak», kent-ligilleşmek «burjuvalaşmak» demektir. Türkler içinde pek azı, son yirmi – otuz yıldan bu yancı yeni yeni yerleşmeye yani kent-ligilleşmeye başladı.

***

Altı ay, bir yıl, en çok iki yıl bir evde oturur, ordan İstanbul’un başka bir yerindeki bir eve taşınırdık. Annem, eşyalar evden taşındıktan sonra, çıktığımız evin döşeme tahtalarını arap-sabunlarıyla siler, her yanı süpürür, pencereleri camları oğarak temizlerdi. Hela taşını tuzruhuyla arıtırdı. Çıktığımız bir evin sobadan islenmiş bir odasının duvarını badanaladığını bile anımsarım. Çıktığımız evleri., pırıl pırıl, tertemiz bırakmak için canı çıkardı zavallı annemin. Hem de hastaydı. Babam bu yüzden çok kızardı anneme. Annem de şöyle derdi:
— Yeni taşınacaklar, bizim için, ne pis, ne pasaklı insanlarmış demesinler…
Oysa bizden sonra o eve taşınacak olanları tanımazdık. Onları hiç görmeyecektik. Belki de çıktığımız ev aylarca boş kalacaktı.
— Olsun. derdi annem, bizi tanımasalar da arkamızdan kötü söz söylemesinler…

***

Annemden alışmış olacağım, günlük işime gitmek için bile evimden çıkarken masamı derleyip toparlayıp düzenlerim. Ne olur ne olmaz, dışarıda ölüp kalırsam, arkamdan *Ne dağınık, ne savrukmuş…» demesinler diye…

Hele bir haftalığına, on günlüğüne evimden ayrılacaksam, salt masamı değil, odamı, dolaplarımı, bütün eşyamı temizler, düzenlerim. Hele hele bir yurtdışı gezisine çıkacaksam, odamı, masamın gözlerini, dolapları, rafları düzenlemek, derleyip toplamak için bir-iki gün uğraşırım. Geziye çıkacağım gece sabahladığım bile olur. Ölürsem, her şeyimi yerli yerinde ve düzenli bulsunlar istiyorum. Kimse arkamdan, «Amma savrukmuş, ne de pismiş…» demesin. Çok korkarım bundan…

Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? – Milan Kundera

***

Yaşım yetmiş diye ölmeye hiç de niyetim yok. Ama ölüm, ta gençliğimden beri beynime saplanmış bir kıymık gibi bana kendisini anımsatmaktadır. Böyle olmasından da memnunum. Çünkü bu, bana bir ayak önce işlerimi yetiştirmek çabası ve iyi olma ve iyilik yapma ve dünyaya olan borçlarımı ödemeye çalışma duygusu veriyor.

Ölüm ki, dönüşü olmayan bir göç yolculuğudur. Alışkanlığım gereği, bu yolculuğa çıkmak üzereyken, geride bırakacaklarımı derleyip toparlayıp düzenlemek istiyorum. Benden sonra her şeyimi yerli yerinde ve düzenli bulmalarını diliyorum. Örneğin nelerimi? Neyim olabilir ki benim? Yazılarım, notlarım, müsvettelerim, mektuplarım, belgelerim, andaçlarım vb. İşte bu kitabım da, benden geriye kalacak yazılarımdan derleyip toparladıklarımdan bir bölümdür. Daha derlemem toparlamam gereken çok şey var geride, çoğu da kalacak…
Eh, yolculuğa hazırlanıyorum işte, hem de güle eğlene…

Yıllarca yıllarca durmadan yazdım. Bu kitaptakiler, öykü değil, köşe yazıları değil, makale de sayılmaz, olsa olsa deneme türüne girebilir; en iyisi yazı deyip çıkmalı.
Göreceksiniz, belki binlerce yıldan beri sürüp atalarımdan bana dek gelen göçebelik kalıtımından dolayı, yazılarımda soyut ve karmaşık konuları somutlaştırıp yalına indirgemeye çalıştım.

Bu yöntemi küçümseyen seçkinler, süzülmüş seçkin aydınlar var. Onların da yolu açık olsun. Ama bilsinler ki, bir konuyu somutlaştırmak ve yalınlaştırmak, sandıklarından çok daha zor bir iştir. Ben, herkesçe ve herkesin kendi alıcı anteninin gücüne göre, kolay anlaşılmak isteyen bir yazarım.
Sevgili okurlarım, «Alı Biz Ödlek Aydınlar» adlı bu kitabım, bir yolculuğa hazırlığın sizlere armağanıdır.

Aziz Nesin
21 Mart 1985
Ah Biz Ödlek Aydınlar (Önsöz)

Continue Reading

Genel

SARAMAGO’NUN NOBEL KONUŞMASI: TANIDIĞIM EN BİLGE ADAM OKUMA YAZMA BİLMİYORDU

Published

on

By

edebiyat

Jose Saramago’nun Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması

Tanıdığım en bilge adam ne okuma ne de yazma biliyordu. Sabahın dördünde, yeni bir gün Fransız topraklarına yavaş yavaş yayılırken yatağından kalkar, karısı ve kendisinin geçimini sağlayan yarım düzine domuzu otlatmaya giderdi. Annemin ailesi böyle bir fakirlik içinde, küçük bir üretme çiftliğindeki domuzlarını sütten kesildikten sonra komşulara satarlardı.

Bu köy Ribatejo’nun Azinhaga köyüydü.

İsimleri Jeronimo Meirinho ve Josefa Caixinha idi ve her ikisi de okur yazar değillerdi. Kış geldiğinde evdeki kaplardaki suları dahi donduran soğuk günlerde ağıla giderler, zayıf, çelimsiz domuzları getirip yataklarına alırlardı. Battaniyelerinin altında küçük hayvancıkları donmaktan ve hastalanmaktan kurtarırlardı. Her ikisi de kibar insanlar olmalarına rağmen, onları böylesi bir davranışa yönelten merhamet duyguları değildi. Onları ilgilendiren, duygusallıktan uzak, günlük yaşamlarını korumak ve idame ettirmekti.

Çoğu zaman büyükbabam Jeronimo’ya domuz çobanlığında yardım ederdim. Evin yanındaki sebze bahçesinde toprak kazar, ateş için odun keser, su pompalayan büyük demir çarkı çevirir dururdum. Kuyudan su çeker, omuzumda eve taşırdım. Mısır tarlasındaki bekçiden gizli olarak büyükannemle gün ağırırken, elimizde tırmıklar, çuval ve iplerle tarlaya girer, ekinden arta kalanları toplar, hayvanlara yem yapardık. Bazen de sıcak yaz gecelerinde akşam yemeğinden sonra büyükbabam bana, “Jose, bu akşam ikimiz incir ağacının altında uyuyacağız” derdi. İki incir ağacı daha vardı ama büyükbabamın bahsettiği en büyük ve en yaşlı olandı. Evdeki herkes için incir ağacı, o incir ağacı demekti. Gecenin huzurunda, ağacın yüksek dallarının arasında bir yıldız görürdüm; yavaşça yaprakların arasına gizlenirdi. Gökyüzünden akan bir nehir görürdüm; bu parlak samanyoluydu; köyde taktığımız isimle “Santiago yolu”…

Uyku vakti geciktikçe büyükbabam hikayeler anlatmaya başlardı. Efsaneler, hayaletler, hikayeler, eski ölüler, küçük kavgalar, atasözleri, bitmek bilmez dedikodular, bir yandan beni uyanık tutarken bir yandan da ninni gibi gelirdi. Ben uykuya daldığımda susar mıydı yoksa anlatmaya devam mı ederdi, bilmiyorum. Uzunca bir sessizlik olduğunda “Sonra ne oldu?” diye sorardım; hikayeyi belki kendi için, belki unutmamak için, belki de her seferinde daha zenginleştirmek için yeniden anlatırdı.

O yaşta, büyükbabam Jeronimo’nun dünyada her şeyi bilen tek kişi olduğunu düşünürdüm.

Sabahın ilk ışıklarında kuş sesleriyle uyanırdım. Uyandığımda büyükbabam yanımda olmazdı. Beni uyandırmadan hayvanlarıyla tarlaya gitmiş olurdu. Battaniyemi katlar, çıplak ayak -köyde 14 yaşıma kadar çıplak ayakla dolaştım- saçlarımda saman parçalarıyla, evin yanındaki domuz ahırına giderdim. Büyükannem her zaman büyükbabamdan önce kalkar, önüme büyük bir fincan kahve ve bir parça ekmek koyarken akşam iyi uyuyup uyuyamadığımı sorardı. Eğer büyükbabamın hikayeleri yüzünden kötü bir rüya gördüğümü anlatacak olursam beni daima, “Büyütme, rüyalarda hiçbir şey gerçek değildir” diyerek rahatlatırdı.

Büyükannem de bilge bir kadındı ama büyükbabam gibi olamazdı. O, incir ağacının altında yanında torunu Jose ile yatan ve bir sözüyle dünyayı yerinden oynatan adamdı.

Sadece birkaç yıl sonra, büyükbabam bu dünyadan göçüp gidince ve ben bir yetişkin olduğumda anladım ki, büyükannem de rüyalara inanırmış. Bir gece halen yaşamakta olduğu kulübenin kapısında oturarak gökyüzündeki yıldızlara gözünü dikip “Hayat çok güzel. Ölmek zorunda olmam ne yazık” demesinin başka sebebi olamazdı. Ölümden korktuğunu söylemezdi ama ölüm için “Ne yazık” derdi.

O evin kapısının önünde otururken düşündüğüm, o evde domuzlarıyla çocuklarıymış gibi birlikte uyuyan, bu dünyadan göçerken sadece “Hayat çok güzel” diye üzülen, öleceğini hissettiğinde bahçesindeki ağaçlarla tek tek vedalaşan, onlara sarılan ve onları bir daha göremeyeceğini bildiği için ağlayan domuz çobanı, hikaye anlatıcısı büyükbabam Jeronimo’ydu.

Yıllar sonra ilk kez büyükbabam Jerenimo ve büyükannem Josefa hakkında yazarken fark ettim ki, ben sıradan insanları edebi karakterlere dönüştürüyorum ve belki de bu, benim onları unutmama yöntemim.

(1998)

Continue Reading

Trending

Copyright © 2022

https://www.tulomsas.com.tr